KÜLKEÇİSİ sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
KÜLKEÇİSİ sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

21.11.08

YÜRÜ İŞTE...GÖZÜN ALABİLDİĞİNE ÇÖL, GÖZÜN ALABİLDİĞİNE GÖKYÜZÜ...

İnsanlar vardır kendi iç dünyalarına dalmayı sever, eylemden hoşlanmazlar, ama öyle bir an gelir ki gizemli ve bilinmeyen bir iç tepkiyle, kendilerinin bile kendilerinden ummadıkları bir hızla davranırlar. İç sıkıntısından ve düş gücünden doğan bir enerjidir bu. Ve bu enerjiye sahip kimseler söylediğim gibi en uyuşuk, en hayalci varlıklardır.
CHARLES BAUDELAIRE


… Çift kanatlı büyük ahşap kapıyı açtın ve taşradaki bir başka istasyonun bekleme salonuna girdin. Dar, resmi ve sıcaktı salon. Gişeye doğru ilerledin. Çirkin, suratsız bir kadından, az önce gitmeye karar verdiğin yer için bilet istedin. Biletini aldın ve önce çantanı ardından da soğuktan ve yorgunluktan yıpranmış bedenini en yakınındaki sıraya bıraktın. Kendini bırakır bırakmaz gözlerin kapandı… Hiçbir şey düşünmemeye çalışarak ve aynı anda yüzlerce karenin gözlerinin önüne hücum etmesine de engel olamadan uyumaya çalıştın…
Uyku yok… Tedirginlik, yabancılık ve yalnızlıktan başka hiçbir şey yok. Yola çıkalı neredeyse iki ay oluyor. Otostop çektin, trenlere bindin. Yol kenarlarında, parklarda, garlarda bazen de eski arkadaşlarında kaldın. En az üç kez dayak yedin, tacize uğradın, zaman zaman mutlu da oldun; yeni insanlar tanıdın, bol bol şarap içtin, gittiğin her kentte bir esrarkeşle tanıştın ve yolculuğuna duman efekti kattın. Birkaç kızla seviştin ve sabahına varmadan apar topar terk ettin onları. Ama şimdi paran ve belki de gücün de bitti. Buna rağmen cebindeki son parayı, az önce, dönmen “gereken” kentin aksi istikametinde bulunan bir yere gitmek için harcadın. Başka paran yoktu ve bulabileceğin kanalların hepsi tıkanmıştı. Ailen okulu bıraktığını anlamış ve geri dönersin umuduyla her ay banka hesabına yatırdıkları parayı kesmişlerdi. Borç istemeye niyetlendiğin veya çalıştığın akrabaların ve arkadaşların telefonda senin sesini duyunca aldırmıyorlardı artık. Bedeninde ve ruhunda yol boyunca açılan küçük delikler genişlemeye başlamıştı. O kentteki öğrenci odasını, yatağını ve kitaplarını özlemeye başlamıştın. Hücren seni ortalama bir konformizmle, birkaç arkadaşla ve sıcak bir yatakla kandırmaya çalışıyordu. Sinsi bir düşman gibi benliğine sızmak, seni ele geçirmek, seni içime almak değil, seni kendisi olmaya çağırıyordu. En kötü anlarında “pişmanlık pişmanlık” diye haykırıyor, en zayıf anlarında hiçlik şekline bürünüyordu. Ondan kaçamayacağını biliyordun ve ona tekrar dön(üş)mek istemediğini de…
Sıkıldın ve gözlerini açtın. bir sigara yakmak için paltonun ceplerini yokladın. Başka birisine aldırdığın sigarayı ve çakmağı buldun. Sigaranı yaktın ve etrafı izlemeye koyuldun. Sabahın erken saatleriydi ve ilk trenin yani senin bineceğin trenin gelmesine daha zaman vardı. Bu yüzden garın bekleme salonunda yaşlı bir adam ve orta yaşlı bir çiftten başka kimse yoktu. Bakışlarını salondaki nesnelerin üzerinde; sanki onlara bir iz bırakmaktan korkuyormuş gibi hızla gezdirdin ve yaşlı adama sabitledin. Belirli bir anlam ifade etmeyen, sıkıntı yüklü, kırışıklıkların oluşturduğu bir yüzü vardı. Bedeni, bir çuval dolusu et ve kemik yığını gibiydi ve bu yığın kel başını zaman zaman öne eğerek dizlerinin arasına sıkıştırdığı küçük ve eski bir valizin üstünde, kendinden bağımsızmışçasına birbirini ovalayan ellerini izliyordu. O başını kaldırdığında göz göze geldiniz. Hanginiz kaçırdı bakışlarını önce. İkinizde anlamıştınız yalnız olduğunuzu, belki salondaki orta yaşlı bey ve bayan da anlamıştı bunu. Ama umursamadılar. Sen nasıl nesnelere herhangi bir bağ kurmama endişesiyle baktıysan onlarda “siz”e öyle baktı.”Tek başına olmayanlar” böyledir, korkarlar. Korkutulurlar yalnızlar tarafından. Çünkü yalnızsanız yani nüfuz edebileceğiniz ve korkularınızın beden
değiştirebileceği başka bir kimse yoksa yanınızda, bir asit nehri gibi içinize akar zaman ve dağlar, parçalar önüne her ne çıkarsa. Artık bir vebalısınızdır. İç organlarınız erimiş, derinizde
acı veren yaralar çıkmıştır. Yalnızlık bulaşıcıdır. Görüntünüz korkunçtur. Hele bir korkup kaçınmayıp da, size yaklaşmaya cüret etsinler. Kustuğunuz kanla yıkanır ve bu acı hastalığın ortaklaştırdığı “siz”lerden biri haline geliverirler.
Gözlerin yoruldu. Yine kapadın onları. Ne zaman karar verdin kaçmaya? Daha doğrusu bir karar vermiş mi idin? Hep “gitmeli” diyordun. “Bu yerden, bu evrenden çıkmalı, belki de başka bir evren yaratmalı…”
Oysa odandan bile çıktığın yoktu senin. Kitapların, filmlerin ve müzik çalarınla beraber bir hücre yaratmıştın kendine. Harfler “oluyor”, kelimelere “dönüşüyor”dun. “Bulantı”daki Roquentin, taşa senin yerine dokunuyor, Perec’in uyuyan adamı, senin uykularını uyuyor ve “zenciler birbirine benzemez “ in Nevzat’ı hep senin yerine kararsızlığa boğuluyordu.
Senin ki si yaşamak değil, korkmaktı. Dışarı çıkmıyor, âşık olmuyor, ( kaldı ki olsan bile cüretinin cezasını daha da tenhalaştırılarak alıyordun) insanların reklâm panolarına benzeyen suratlarına ardını görmek arzusuyla bakmıyordun.. Peki neden?
Belki de çok daha önce başlamıştı bu serüven. Oksijenin ciğerlerini ilk kez yaktığı, bedeninin tamamına sarıldığı, annenin acı haykırışlarından korktuğun o gün Belki de daha da eski...
Yaşlı adamın zayıf öksürüğü, zihninin o boz bulanık akışını bozuyor. Bir sigara yakmış, salonun küçük pencerelerinden dışarıyı seyrediyor. Orta yaşlı çiftse, suskunluklarını bozmuşlar. Hafif hafif mırıldanıyorlar. Gişe memuru çirkin kadın gözlerini karşısındaki duvara dikmiş, boş boş bakıyor. Kırklı yaşlarının başında gösteriyor, zayıf yüzünün ortasına yerleştirilmiş kocaman bir burun; gittikçe sivrileşiyor. Onu çirkinleştirende bu olmalı, yüzünün sivri, sert çizgileri. Nasıl edindi bunları? Bu net görüntüyü? “Ömrünün birçoğunu bu dar gişe de geçirmiş olmalı” diyorsun. Bilet kesmiş, telefonlara bakmış, rezervasyon yapmış dahası insanların yüzlerindeki anlamsız ifadeye mazhar olmuş. Belki bu yüzden hiç bu gişeden ayrılmayı düşünmemiş. Belki de düşünmüştür. Belki bir akşamüstü işten eve döndükten sonra yemek yapmış, çocuklarını ve kocasını doyurmuş. Biraz televizyon seyrettikten sonra, yatağa yatmış, kocasını yine doyurmuş… Kocası kıçını dönüp uyuduktan sonra kısık kısık ağlamış ve: “Bu yerden, bu evrenden çıkmalı, belki de başka bir evren yaratmalı…” demiştir. Ama sabah; çalar saatin, uykularla beraber düşleri de parçalayan sesiyle uyanmış ve her şeyi unutup bu çıldırtan tekrara kaldığı yerden devam etmiştir. Belki sonra, gün içerisinde tekrar aklına gelmiş. Ama başını kaldırıp bilet kestiği kişiyle göz göze gelmiş ve onun bakışlarındaki boş sabırsızlığı görmüştür ve bırakıp gidebilmenin sahip olduğu “olağanlık” lara değmeyeceğini düşünmüştür. O an şunu demiş olmalı, “bir evren ne kadar farklı olabilir, ne kadar geniş olabilir ki benimkinden, hepimizin yüzünde aynı boş vermiş ifade varken.” Nihayetinde vazgeçmiştir. Denememiştir.
Peki ya sen odana gömülmüş boğazından genzine doğru genişleyen düğümü şarapla çözmeye çalışırken, nasıl da bir anda hiçbir şey düşünmeden çantana sarıldın ve kendini dışarı atabildin? Vakit gece yarısıydı, ana yola kadar koşarcasına yürüdün ve seni almaya niyetlenen ilk arabaya atladın. Arabayı süren genç adam sana “nereye gidiyorsun?” diye sorduğunda bilmiyorum, dedin… Ve hala öyle diyorsun “bilmiyorum…”
Salonun şehre bakan kapısı açılıp kapanmaya başladı. Kafanı kaldırıp duvardaki saate bakıyorsun. 10 dakika var. 3 5 kişi gelip salonun muhtelif yanlarına dağılıyorlar. Bazıları salonun tren yoluna bakan kapılarından dışarı çıktılar bile..Gözün yine o orta yaşlı çifte takıldı. Hallerinden bir memnuiyet ya da şikâyet sezilmiyor. Hiç bir heyecan belirtisi göstermeden konuşuyorlar, ellerini kaldırıyorlar, göz göze geliyorlar, susuyorlar ama
ciddiyetlerinden ve aralarındaki mesafeden hiçbir şekilde ödün vermiyorlar…” Ya biri, ötekini şuracıkta terk edip gitseydi” diye düşünüyorsun. Sonra başını biraz sola çevirip, sağ gözünü kapatıyorsun. Adam yalnız. Bu defada başını biraz sağa biraz çevirip, sol gözünü kapatıyorsun. Kadın yalnız. Büyük bir olağanlık içinde sürdürülen ve belki de hiç bitmeyeceği düşünülen bu sıkıcı ve samimiyetsiz oyunun bir anda bıçakla kesilir gibi sonlandırılması… Sen bunu gözlerinle yapabiliyorsun. Ya onlar, bir kaya gibi kıpırtısız olan hayatlarını derinden sarsacak ve yeni bir oyunu başlatabilecek bu oyunu oynayabilirler mi?
Bütün bunlar gerçekten bir oyun mu diye bilmem kaçıncı kez sorgulamaya girişirken, seni en son terk edenin gittikçe silikleşen yüzüyle karşılaşıyorsun, bir de bir hatırayla şimdiyle senin arana sıkışıp kalmış olan:
Bir gün yüzünde kocaman, ucu iyice kabarmış bir sivilce çıkmıştı. O bunu gördüğünde küçük yüzüne büyük bir heyecan oturmuş ve hiç vakit kaybetmeden, başını dizlerinin üzerine yatırmış ve bu irinli yarayı kurcalamaya koyulmuştu. Sivilceyi önce iki tırnağı arasında sıkıştırıyor, cerahatin bir kısmını çıkardıktan sonra ince demir bir çubukla yüzüne daha da bir bastırıp kirin kaynağını kurutmaya çalışıyordu. Sonra aniden kulağına eğilip, sır verircesine şöyle dedi sana: bunu yapmak çok hoşuma gidiyor biliyor mu sun? O gün anlamıştın aslında, ama hiçbir şey söylememiştin… Eğer şimdi onu görebilme imkânın olsaydı şunu söylerdin muhtemelen:
“Umarım akıtabilmişsindir içindeki, içimizdeki cerahati”
Trenin martı çığlıklarını andıran düdüğüyle, bir kez daha dönüyorsun nesneler dünyasına. Çevrene bakınıyorsun, salonda kimse kalmamış, çirkin suratlı gişe memuresini orada bırakıp çantanı alıyorsun. Ve salonun tren yoluna bakan diğer kapısından dışarı çıkıyorsun. Soğuk, sert ve taze sabah havasıyla ürperen bedenini, paltonun içine daha da bir gömmeden önce, şöyle bir gerinip, omuzlarını silkiyorsun. Uykun biraz açılmış, yorgunluğunda hafiflemiş sanki. Etrafa metal gürültüler saçarak gelen tren, 5 10 adım ötende derin bir soluk vererek duruyor. Diğer yolcular telaşlı bir şekilde bavullarına sarılıp trenin kapısına doğru ilerlerken. sen son bir kez onları izliyorsun. Belki de gidişini kendince daha da bir etkili kılmak için belki de onlara kendi yolculuklarında şans dilemek için. Herkes binip de kapılar kapatılmak üzereyken sen de ilerliyorsun. Ağır ağır ilerlerken aklınla dudakların arasında bir akıntı hissediyor, trenin korkuluklarına tutunup, ilk basamağa tırmandığında onu tükürüyorsun:

“Sen vebalı; umarım uslanmazsın, sağaltamayacağını bilsen de yaralarını…”

“Hiç vazgeçmeyeceksin değil mi, kendine ikinci tekil şahısla seslenmekten…”

“en azından deniyorsun!”

KÜLKEÇİSİ

İRİNLİ

Bir hikaye nasıl başlar? Bilmiyorum. Hangi kelimelerle giriş yapılır, hangi sözcük, hangi imge okuyanları yüreğinden yakalar? Bilmiyorum! Bildiğim tek şey bu hikayeye konu olan her ne ise ona hastalıklı bir tutkuyla bağlanıp kalmış olduğum.
Onu ilk ve son gördüğümde tarihe bakmalıydım, saatimi kontrol edip beynime kazımalıydım o anı. Ya da çevreme bakınıp, oturduğum mekanı aklıma iyiden iyiye yerleştirmeliydim. Ancak ben ne kalkıp tek başına oturduğu masayı ziyaret edebildim ne de çevremde yaratılmış gerçekliğin farkına varabildim. Onun yüzünün büyüsüne kapılıp bütün bir gece yalnızlığıma şarabı katık ederek seyrettim seyretim ve…

Bazen zaman yoktur; tarih sizi anın birinde terk edip gözden kaybolur. O anlardan biriydi, tek başıma oturduğum masada, zamanın beni unuttuğundan habersiz, bilinçsiz ve sarhoş bir halde, sızmaya hazırlanırken buldum kendimi. Ben: “neredeyim ulan…?” sorusunu sormaya niyetlenirken garson önüme bir kadeh kırmızı şarabı koymuş, suratıma ürkek ve şüpheci bakışlar fırlatarak masadan uzaklaşmaya başlamıştı bile.
“Yine çok içtim herhalde”
Buraya nasıl geldiğimi, bu oturduğum yerin neresi olduğunu hatırlamıyordum.( hala) Açıkçası umursamıyordum da ; benim için gündelik hayatın bir parçası haline gelmiş bu kayboluşlar, beni şaşırtmıyordu. Aksine garip bir heyecan duyuyordum, kendimi kaybedip kaybedip bulduğum bu yerlerde.
İçkiyi seviyorum, çünkü hatıralardan ve heyecanla beklenen yarınlardan koruyor beni. Öyle ki, eğer her an varlığınızı yok etmek için fırsat kollayan bir şeytanla aynı bedeni paylaşıyorsanız ve o anlamsız yaşam isteminiz, varlığınızı yok etmenin çekiciliğine kapılıp gitmenizi engelliyorsa intiharınızı zamana yayarsınız. İşte ben de aynen böyle yapıyorum, benden bana kalan veya kalacak her ne varsa içkiyle kıyıyorum, Parça parça ediyorum onları; bedenim, aklım, nereye uzanacağını bilemediğim düşlerim…
Ama o an, ne için çabaladığımdan habersiz, masaya düşmemek için çırpınan kafamı, bir aşağı bir yukarı oynatmakla meşguldüm sanıyorum. Sarhoş başımı, etrafta gezinen, oturan, kahkaha atan ya da konuşan insanların ayakkabılarını görebilecek kadar kaldırabiliyor, bu gördüğüm kısmı da aptal bir kayıtsızlık içinde seyrediyordum: topuklu ayakkabılar, özenle parlatılmış kunduralar, converseler… Tam alnımı masaya vuracakken, o da ne? “
Onun yüzüyle karşılaştım.
Yere düşürdüğü her neyse, masanın altına eğilip, onu hızlıca almış ve görüş alanımdan kaçmıştı. Başımı, birkaç başarısız denemeden sonra, güçlükle havaya kaldırıp, ağırlaşan gözkapaklarıma hakim olmaya çalışarak yüzünü arandım, işte orada, tam karşımda…
O güzel yüz…
Bir yüz hakkında neler söyleyebilirsiniz? Bir yüz ne hatırlatır, ya da neyi özlediğinizi hissettirir size bu yüzün sahibi? Bu girintili çıkıntılı nesneyi hangi renge boyarsınız zihninizde, hangi yaranızın üstüne bastırırsınız onu? Ne zaman birine susamış gibi baksam, bu sorularla delik deşik edilirdi bakışlarım.
Ama o an gördüğüm şey zihnimdeki bütün soruları ve tanımları tahliye etmiş, kendi büyüsüyle sarmıştı adına ben diyebileceğim her şeyi… belki de “o güzel yüz” hariç.
Bu yüzün sahibi, tam karşımdaki masaya sol yanını görebileceğim şekilde bacak bacak üstüne atmış oturuyordu. Sanki kaçmamak için kendini zor tutuyormuş gibi ahşap sandalyenin kollarına sıkı sıkı sarılmış; bir karşısındaki gitarcı çocuğa bakıyor, bir de arkamda kaldığını sandığım giriş kapısına. Beni fark etti mi bilmiyorum ama fark ettiyse bile, onun üzerinden şarap kadehime gidip gelen ürkek ve ayyaş gözlerimle beni fazla dikkate aldığını sanmam.
Birini bekliyordu tahminimce, tek başına oturduğu masayı şenlendirecek bir arkadaş veya sıkıntıdan parça parça ettiği dudaklarını onaracak bir sevgili… Evet, eminim birini bekliyordu,
Yalnızlığını çalacak birini!

Tüm bekletilmekten hoşlanmayanlar ve yalnız kalmaya tahammül edemeyenler gibi elini koyabilecek bir yer; kendini saklayabilecek bir sığınak arıyordu. Ellerini sıkı sarıldığı sandalye kurtarabilir belki… Ama ya kendi… Nereye sığdıracak?
Bir an, hayranlığımın yanına biraz şefkatte ekleyip, yarım kadeh dolusu şarabı, buruk lezzetini ağzıma sıvayarak boğazımdan aşağı indirdim. Çünkü bende “sahne”deyken ellerini cebinde saklayanlardandım.
Her sabah hayatı baştan alan ben, her gece belleğimi içki şişeleriyle beraber çöpe atan ben onun hatırlanmaya değecek varlığını yarına taşıdığımdan habersiz onu seyrediyordum.

İşaret parmağını bir çengele çevirip, ortadaki boğumun sırtıyla küçük kırmızı bir süngere dönmüş burnunu yokluyor, az önce söndürdüğü sigaranın hayatında yarattığı boşluğu doldurmaya çalışıyordu… İki de bir saatini kontrol ediyor, etrafına gergin bakışlar atarak, birasından küçük yudumlar alıyordu. Bekletiliyordu…
Aynı benim gibi, diye sayıkladım sesli biçimde, aynı benim gibi…

Ben de bekletiliyordum bir zamanlar, yaşam sırasının kuyruğuna takılıp ta, ilerisi için heyecanlar biriktiriyor, oyun alanında açılacak boşluklara beni de alacaklarını sanıyordum. Ama olmadı, bu oyunun ağır ve anlamsız kuralları, daha kuyruktayken ezdi beni, paramparça etti varlığımı. Ben de o zaman anladım ki, bekletilmek benim gibi budalaların harcı; Ben yaşamak için yaratılanlardan değil, beklemeye mahkum edilenlerdenim. Bu yüzden de oturup ölümü beklemeye başladım. Tek başıma, yanıma hiçbir oyuncuyu yaklaştırmadan ve beni içinde istemeyen bu oyuna katiyen bulaşmadan yaşamaya alıştım.
Ben bedenimi ağır bir uykuya sürükleyen bu irinli yaraları kurcalarken, onunla benim arama girmeye cüret eden insan siluetleri geçiyordu önümden. İnsanlar değil, insan siluetleri. Anladım ki, “o güzel yüz” dışında her şey gittikçe ağırlaşan bir bulanıklık tarafından. Emiliyordu. Sızıyordum…

Yüzümde patlayan yumrukların acısı ve beni dışarı atmaya çalışan bir dolu adamın çığlığıyla kendime geldiğimi hatırlıyorum.
Üstüme çullanan birbirine girmiş bedenlere ve göz çukurlarımı dolmuş kanlara rağmen onu arandım. Ürkmüş bakışlarını ve bir gerilip bir gevşeyen yüzünü saymazsak her şey aynıydı.
Bekletilmesi “hariç değil”
Beni bir güzel hırpalayıp, bir kaldırımın üzerine fırlattıktan sonra küfürler yağdırarak çekip gittiler. Neden?
Darbelerden ve alkolden sersemleyen zihnimde kopuk kopuk fotoğraflar akmaya başlayınca anladım ve yüzüme oturmayı bekleyen aptal gülümsemeye izin verdim.
Ne zaman insanların şaşkın bakışları altında gitarcı çocuğun elinden mikrofonu kapıp, onun gözlerinin içine bakarak “alev alev” i söyledim? Ne zaman en yanlış adamın masasına kusup, onunla aramıza girme cesareti gösteren herkese küfürler savurdum?
Orada yattığım süre içinde ne dağılmış suratım, ne acıdan sızlayan kemiklerim ne de kıçıma işleyen soğuk belleğime astığım resmi sökemedi.
Yattığım yerden kalkıp, aksak adımlarla evime doğru yollandım. Evimin kapısına geldiğimde, kaşımdan çeneme kadar yayılan kan sıcaklığını yitirmiş, hava aydınlanmaya başlamıştı. Bütün yalnız yaşayan adamlar gibi açarken kapıyı uysal, mutsuz ama az da olsa sıcak bir esinti karşıladı beni. Tek göz odamın dağınıklığı bana benziyordu. Keskin bir küf kokusunu sarınmış eşyalarım bir bütünün parçasından sonsuza dek koparılmış gibiydiler; yerdeki halı, yatağım, daktilonun ağzındaki kağıtlar… Oraya buraya saçılmış içki şişeleri
Dışında her şey yarım…
Olanca kirliliğimle yatağa bıraktım kendimi, yorgan niyetine kullandığım kalın perdeyi üzerime çekip, ellerimi bacaklarımın arasına alarak gözlerimi kapadım. Kapadığım gözlerimin altına sakladığım yüzünün yanına birkaç kelime ekleyip “güzel yüzlü” rüyalara dalmayı bekledim:
- O ağır katransı sıvının içine gömülüyorum şimdi, birazdan her şey karanlığa boyanacak, gözler görevi rüyalara devredip çirkinliklerden arınacak. O ağır katransı sıvının içine dalıyorum şimdi, sadece kendimi yaşamaya, şizofrenimden beslenmeye yatıyorum


/ Tanımlanmış nesneler cehenneminden kurtardıktan sonra varlığımı, tek bir nokta bile konulmamış bir kâğıdın üzerinde buluyorum kendimi ve seni: Yokluk? Biz karşılıklı dururken çevremizi saran sonsuz bir beyazlık var, o kadar. Bana yaklaştığını görüyorum, elbiselerinden ve her şeyinden soyunmuşsun, aynı ben gibi. Delici bakışlarından kaçamıyorum. Nereye baksam geliyorsun; gözlerinle, çıplaklığınla. Burnunu burnuma değdirip, nefesimi soluyorsun birkaç kez… Ellerini ensemde birleştirip başını göğsüme yaslıyorsun; kokun… Kızıl saçlarından kurtarmayı başardığım elim, kamaşan tüylerinden kalçana doğru genişleyen etinde uysal bir yolculuğa çıkıyor…
Soluğumu yüzünde gezdiriyorum, boynunda, ağzının kenarında… Bir şey söylemek ister gibi kıpırdayan ağzın dudaklarıma değiyor…
Bütün kirlerinden arındırıyorsun çürümüş zihnimi… Dudağımdaki o küçük yarayı yalıyor, irin ve kan dolu o sıvıyı emiyorsun. Bütün günahlarım “bizim” artık.
Hiçbir gerçek bulaşmasın diye, keyiften ıslanan gözlerime, sıkı sıkı örtüyorum perdelerini…

- tanrım uyanmak için çok masumum… ne olur..!

"KÜLKEÇİSİ"

EVETHAKLIYDIMMASUMDEĞİLDİKBİZ



Bütün özyıkımların anısına


Nesnelerin görüntüsü canımı yakıyordu… Gözüm acıyordu, gözüm sulanıyordu, gözüm kızarıyordu ve bütün görüntüler git gide mevzu bahis edilemeyen bir bulanıklığa teslim oluyordu… Bütün görüntüler bana teslim oluyordu…

* * *
Bir gece bir rüyaya uyanıyorum. Gökyüzünün ortasındayım İki elimle sıkı sıkı yapıştığım bir mağara ağzı ve ben… Saçlarım dâhil bütün tüylerinden arınmış çıplak bedenim başını ve dibini kestiremediğim bu boşluğun herhangi bir yerinde aşağı doğru salınarak düşmemek için bütün ağılığını kaya parçalarının kestiği kana bulanmış ellerime yüklüyor. Buraya nasıl geldiğimi, gökyüzünde asılı duran bu kara deliğin içinde ne olduğunu hatırlamıyorum. Sonra bu inin içinden bazı sesler duyuyorum, ağlama seslerini zorlantılı soluklar takip ediyor, sonra yine acı hıçkırıklar… Tam bu sesler yabancı olmadığım sesler diye düşünürken, bir kadının suratını görür gibi oluyorum başımın hemen üstünde, mağaranın girişinde. Bu yüz, bu annemin yüzü.
— anne!
Beni duymuyor
— anne benim oğlun, ne olur kurtar beni… Diye bütün gücümle bağırıyorum
Cevap vermiyor, yanaklarında kuruyan gözyaşları ve bir gerilen bir gevşeyen yüzü çok genç görünüyor, sanki aile albümümüzde benim olmadığım fotoğraflardaki gibi.
—anne canım çok acıyor, yardım et bana…
Nafile… Gücümün tükendiğini hissediyorum, kollarımın bedenimin ağırlına tahammülü kalmıyor artık. Bu arada annem karanlığın içine saklanmış ellerini çıkarıp gözyaşlarını siliyor sonra hafif ve tatlı bir gülümsemeyle yüzüme bakıyor. Umutlanıyorum, gözyaşları içerisinde, ben de gülümsemesine karşılık vermeye çalışıyorum. Daha sonra o, ellerini yüzünden ayırıp, acıdan sızlayan ellerime götürüyor.
—ha gayret anne diyorum o ellerime dokunurken
Oysa o beni duymazdan gelip ellerimi çözmeye başlıyor…
Aşağıya düşerken annemin derin bir “oh” çektiğini duyuyorum
Düşüyorum, hızıma hız katarak, sis katmanlarını delerek… Düşüyorum.
Üşüyorum, çıplaklığımı hoyratça tokatlayan rüzgârdan korunmak için bin bir güçlükle dizlerimi karnıma doğru çekip, kollarımı omuzlarıma sarıyorum ellerimdeki acının ve yaranın kanlarla birlikte yok olup gittiğini görüyorum. Isınmak için ellerimi vücudumda gezdirirken, yavaş yavaş uç veren tüylere rastlıyorum, dokundukça uzadıklarını sertleştiklerini, saçlarımla sakallarımın birbirine girdiğini hissedebiliyorum….
—Tanrım çıldırmak üzereyim, nedir bütün bunlar, nasıl bir düşüş nasıl bir gerçeklik bu…
Sabrım tükeniyor, bir yandan ağlıyor, bir yandan “son… Elbette bir sonu olmalı bu düşüşün.” Diye mırıldanıyorum. Şu anda ölüme bile razıyım…
Zaman düşüşüme düşüş ekleyerek ilerlerken, ağlamaktan ve rüzgârdan sırılsıklam olmuş gözlerimi gözkapakları bile koruyamıyor artık, tam gözlerim karanlığa gömülürken sislerin
altındaki zemini fark ediyorum belli belirsiz… Ölüme hazırım diyorum, hem de hiç olmadığı kadar, yeter ki bu acı son bulsun .
Karanlık… Düştüğüm yerde sırt üstü yatarken, parmak uçlarımdan kafa derime kadar ağır bir yanma, yapışma hissediyorum bu da bana ölmediğimi belki de bir kâbusun içinde olabileceğimi hatırlatıyor. Üzerinde uzandığım sert ve pütürlü zeminse düştüğüm yerin yatağım olmadığını ve hala uyanamadığımı. Gözümü açmaya çalışırken aynı yanma hissini gözlerimde hissediyorum, birkaç saniye hiçbir şey göremiyorum sadece siyahtan sarıya kayan bir körlük… Sonra gözlerimi kıstığımda tam karşımda boşlukta asılı duran aynayı fark ediyorum, hemen hemen benim boyumda, kenarları kırıklarla bezenmiş ayna, çok daha büyük bir yapının bir parçasıymış da oradan sökülüp alınmış gibi bir izlenim bırakıyor bende. Başımı hafifçe havaya kaldırıp etrafa bakınıyorum, bu hareketle beraber boynumda ve başımdaki yanmanın yere yapışıp kalmış gibi bir anda yok olduğunu hissediyorum. Ama umursamıyorum nerede olduğumu bilmek nedense beni daha çok ilgilendiriyor çıplak bedenimin altından kıvrıla kıvrıla güneşe doğru akan bir asfalt yol ve onu bütün ıssızlığıyla çevreleyen bozkır da bu yansıtıcıyla beraber buranın dekorunu tamamlıyorlar. Hiçbir şey anlamıyorum. Ama içimden bir ses bunun bir kâbus olduğunu söylüyor, sadece kötü bir rüya, yatığın yerde kal ve hareket etmeden uyanmayı bekle… Ama bedenimdeki yanma geçen her saniyede yanına muazzam bir merak duygusunu da alarak beni hareket etmeye zorluyor.
Son bir gayretle avuç içlerimi asfalta yaslayarak, kıçımın üzerinde doğruluyorum… Yine aynı şey… Bedenimin diklemesine duran arka kısmındaki acı bir anda silinip gidiyor…
Başımı arkaya çevirip, asfalta yapışmış deri parçalarını görünce, korku ve hayretle beraber gözlerim yine ıslanmaya başlıyor. Avuçlarımı gökyüzünü vererek tanrıya yalvarmaya başlıyorum…
- kahretsin uyandır beni…!
Dizlerimin üstüne yığılıp, çaresizlik içinde aynada ki görüntüme karşılaşıyorum.
Benden tamamıyla sıyrılıp asfaltın üzerinde eriyip giden yumuşak zırhımın altındaki gerçek görüntümle…
Birbirine yamanmış esmer, kumral deri parçaları, kıvırcıktan, düze, düzden dalgalı bir görüntüye kayan saçlar, rengi anlaşılamayan alaca gözler…
bir an için bu kötü frankeştayn taklidinin ben olup olmadığımdan emin olmak için ayağa kalkıyorum, bir kendime, bir aynadaki yansıya bakıyorum…
yararı yok, burada ne beni taklit eden bir yansı var, ne de bir oyun…
avazım çıktığı kadar bağırıyorum, sesime tek bir anlamlı kelime bile eklemeden, çünkü şu anda ne tutunabileceğim bir anlam var ne de tutunabilecek bir ben…

* * *
Bir sokağın ortasındayım; iki yanında gri ve devasa boyuttaki binaların sıralandığı boş bir sokak… Görüntüyü çeken siyah beyaz çekmiş olmalı ya da algılayan öyle algılıyor. Yere tükürüyorum ve sonra asfaltın üzerine yapışmış sıvıyı iskarpinimin ucuyla dağıtıyorum. Bir süre sonra bütün sokağı su basıyor (belki de bütün şehri) hayır su değil tükürük basıyor… kendi balgamımda boğulacağımı biliyorum… Bütün şehirde ölecek olan bir tek ben varım…
* * *
Bilgisayarın tuşlarına dokunuyorum… bir sorgu odasında, başımın üstünde gözlerimi acıtan bir tepe lambasının ışığı olduğu halde; bilgisayarın tuşlarına dokunuyorum. Karşımdaki ekranda beyaz bir çubuk beliriyor. Yazılar beklememi söylüyor, bekliyorum. Bir yandan da
burnumu kurcalıyorum. Bağlanıyor diyor ve beyaz çubuğun içini siyah bir çizgi dolduruyor yavaş yavaş. Bağlanıyor bağlanıyor bağlanıyor. Önce sol ayağımı sandalyenin ayağına
mıhlayan halatın kıllı yüzeyini ayrımsıyorum. Bağlanıyor… Ardından sağ ayağım… bağlanıyor… sol elim… Bağlanıyor… Sağ elim… Bağlanıyor… En son boynum… siyah çizgi beyaz çubuğu doldurup da, ekranda bağlandı yazısı çıkınca yüzüme uyuşmuş bir gülümseme yayılıyor. BAĞLANDI!

* * *
Benim mi dudaklarının üzerinde gezinen eller, az önce içini dolduran, canın yakan, hazzın çivisi? Ben miyim dokunduğundan korkan ve durmadan ona dönüşen?
Sırtı sırtıma dayanmıştı, neredeyse birbirine değecekti bacaklarımızın arasına alıp bedenimizle üstüne abandığımız ellerimiz…
… Yanımdan kalktı ve ben neden sırtımın üşüdüğünü merak edinceye kadar yatağın çaprazındaki koltuğa oturdu… Çıplaktı ve az önceki boğuşmamızdan ıslak izler taşıyordu. Yerçekiminin üstünde duran memelerini, güçsüz ve kestane rengi, kıvırcık saçlarının arkasına gizlemeye çalıştığı narin omuzlarını seyre daldım bir süre, yüzünü gözlerimden sakınarak…
Koltuğun yanı başındaki sigara paketine ve kibrite uzandı… Acemi hareketlerle tutuşturdu sigarasının ucunu, yine aynı acemi hareketlerle, neredeyse bütün bir filtreyi emerek sigarayı sömüren ağzıyla saklamayı çalıştı gözümün önündeki incinmiş çocuğu…
Kelimelerin zaman ve azman aşımına uğradığı anlar vardır: yüzümüzdeki bütün alçıların döküldüğü bu anlarda, o alçının içinde uyuyan ‘zavallı’ ifadelerin birbiriyle buluşmasına izin verir, dilimize yapışan gri kelimeleri diğer olağanlıklar için saklarız:
Boğazımdan öksürüğe benzeyen hafif bir hırıltı çıkarıp, başımı hızlıca havaya kaldırdım… O da gözlerimin içine bakarak sağa sola salladı kafasını, bunu yaparken ağzının bir kenarı, kırpmakta olduğu sağ gözünün altına dek gitti geldi…
Bunun üzerine ben de sanki parmaklarımın ucunda bir sigara varmışçasına, işaret parmağımla orta parmağım arasındaki boşluğu dudaklarıma vurdum hafifçe…
Anladı, ifadesiz bulduğum yüzüne bir anlam katma gereği duymadan kibriti ve sigarayı fırlattı yatağa doğru…
Kurumuş ağzımın içine doldurduğum sigara dumanının damağımda bıraktığı ilaç acılığını, kendime bahane ederek kalkmaya giriştim…
…sigaramı, yarım bırakılmış biralardan birinin içine atıp… Közün ılık biranın içinde nasıl çıtırdadığına dikkate almadan ayağa kalktım...
Işık hızıyla giyinip dış kapının önüne geldiğimde onun sesini duydum:
- duş almayacak mısın …?
Bu kelimeler kapanan kapının gürültüsüne karışırken… Ben merdivenleri üçer beşer iniyordum…
Kaldıkça katılaşıyor, gittikçe eksiliyordum ve hiç durmadan gidip geliyordum, bir kulağımla diğer kulağım arasında…
* * *

Bedenlerin üzerindeki kilitleri sökmüşler, küçük bir odaya doluşmuşlardı ve odayla beraber aşka dönüşmüşlerdi…
Arzunun nefesi tükenmeyen bir kısrak gibi üzerinde koştuğu bedenlerden biri yavaş yavaş kendini çekiyordu. Kendini bir kor gibi yanan ıslak tenler yumağından çıkarıp, ağır ağır ayağa kalktığında, buz gibi duvarı ayrımsadı sırtında. Gözlerinin üzerindeki siyah bandı çekti ve el
yordamıyla arandı… Sobaya ulaştı… İnlemeler, hıçkırıklar ve hırsla birbirini takip eden solukların eşliğinde sobanın düğmesini çevirdi…
Odanın içini hızlı bir şekilde dolduran gaza direnmediler… Dudaklar son bir kez öpmek için bir tene yapıştı, eller ıslak ve gergin bedenlerin üzerinde son yolculuklarına çıktılar…
Ağırlaşan başlar, başka bir bedenin üzerinde ılık bir uykuya daldı…
Onlar kendi çizdikleri kaderlerin kurbanıydılar. Hiç kimse mektup bırakmadı, kimseye son bir
şey söylenmedi… Yalnızca birbirlerine geçmiş bedenlerini bıraktılar sabaha ve hayata…
EN İYİMSER VEDAYDI ASLINDA BU..!

* * *

İçkiyi çok kaçırıyorum… Evet, şu anda içkiyi çok kaçırmakla uğraşıyorum. Hoş genelde de başka bir uğraşım olduğu söylenemez. Kısır, korkak ve yalnız bir hayat, içkilerin rengi bir olana dek içmeden çekilmez sanıyorum.
Bir bardayım; küçük bir bar. Karşımda çirkin ve yaşlı bir barmen ve yanımdaki taburelere sıralanmış 3 5 kopuk…
Rakı içiyorum rakı hala beyaz, anlaşılan henüz nesneleri saydamlaştıracak kadar içmemişim… Peki, bir süredir yanımdan bana doğru yaklaştığını hissettiğim soğuğa ne demeli? Kafamı kapının olduğu tarafa çevirip baktığımda erimekte olan devasa bir buzul kütlesinin üstünde oturmuş bir kutup ayısının, süzülerek bana doğru yaklaştığını görüyorum. Şaşırmıyorum, sanırım barın diğer sakinleri de öyle… Ama o biraz şaşkın, biraz da hüzünlü bakıyor sanki bana. İyice yanıma yaklaşıyor, kötü kokan soluğu ve soğuğu katiyen hariç değil. Sonra kulağıma eğilip:
—çok içiyorsun, diye fısıldıyor
—bu seni ilgilendirmez, diye tersliyorum ve ekliyorum:
—hem sen ve buzulun defolup gidin çok üşüyorum ve ağzının kokusu midemi bulandırıyor.
—bence hava çok sıcak diyor; alnından sicim gibi akan teri silerken.
O yüzüme sizin yüzünüzden der gibi bakarken, ben aldırmaz bir tavırla :
—rahat bırak beni, diyorum
Bu sırada ikimizin de tüylerini ürperten bir kükreme duyuyorum; yaşlı barmen ağzını sıkıca kavradığı viski şişesini tehditkâr biçimde ayıya doğru sallıyor ve ağzından köpükler saçarak küfrediyor:
— ulan amına koyduğumun çocuğu, kaç defa söyledim sana buraya gelip de müşterilerin kafasını sikme, diyor
Ayı sıkıntılı bir uysallıkla başını eğiyor, sonra bakışlarını yüzüme çevirerek yardım dileniyor ya da bana öyle geliyor. Ona acıyorum, tam elimi başına götürüp onu teselli etmeye karar vermişken, başımın üstünden geçen vızıltıyla irkiliyorum. Bakışlarımı o yana çevirdiğimde, ayının yüzünde patlayan viski şişensinin yere dağılmakta olduğunu görüyorum. bir de kanlı bi yüz; ayının yüzü.
Eyvah, diyorum kendi kendime. Şimdi kızacak ve hepimizi parçalayacak. Ayaklarımı barın taburesinden zemine indirip kaçmaya hazır, tetikte bekliyorum. Oysa o yine kızmıyor, birkaç adım geriye çekilip içinde hiçbir hınç taşımayan kocaman gözlerle küçümser küçümser bizi süzüyor. Barmense hala küfrediyor. Şimdi kızma sırası bende, ne olursa olsun böyle bir haksızlığı kaldıramam. Barmene doğru dönüp hiçbir şey söylemeden önümdeki rakı kadehini kafasına doğru fırlatıyorum. O daha burnunun üstünde patlayan kadehin acısını duymadan barı aşıp yakasına yapışıyorum. Bu aradaki barın diğer sakinleri üstüme çullanıyor. Yumruklar, tekmeler ve küfürlerin arasında barmenin yakasını bırakıp yüzümü kollamaya çalışıyorum.
Neyse ki ayı yardımıma yetişiyor ve iki çevik ve güçlü kol hareketiyle onları savurup, beni bu hengâmenin içinden çekip alıyor.
Onun sırtında dışarı çıkıyorum. Beni bir duvarın kenarına bırakıp nasıl olduğumu soruyor, iyiyim diyorum. Ama değilim içimde bitmek bilmeyen bir öfke var. Sakin olma mı öğütlüyor. Yatışmam için patisiyle yüzümdeki kanları siliyor. Biraz sakinleşiyorum. Bütün görüşümü kapatan öfke hafiflemeye başlayınca, onu daha bir berrak görüyorum… O hüzünlü doğallığını o an kavrıyorum, bizimle onun arasındaki fark, belki de aynılık bu; o sadece yaşamaya çalışıyor; biz araçlarla ve bitmek bilmeyen hırsımızla kendimizi ve onun hayatını mahvetmeye çalışırken.
Duruyorum ve git gide eriyen buzulunun üstünde bana da yer olup olmadığını soruyorum. Gülümsüyor ve bir el işareti yapıp buzulunda bana yer açıyor… Bende yanına atlayıp boynuna sarılıyorum
Gidiyoruz sokakların ve şehirlerin sahte bir şenlik havasıyla parıldayan ışıklarını geride bırakarak denizin üstünde süzülüyoruz. Bir ara dönüp, hala bir insan olmanın zaafıyla soruyorum:
— niye barmene sana yaptığı şeylerin hesabını sormadın? Sırıtarak ekliyorum
— yoksa Mevlevi ya da Budist falan mısın?
Önce gülümseyip sonra derin bir nefes alıyor
—ayıyım ben, sadece bir ayı…
Ona daha bir sıkı sarılıyorum ve başımı kalın tüylerinin arasına saklamanın keyfini sürerken
O:
—Ayrıca coca cola çok boktan bir içecek istersen git penguenlere de sor…

* * *

Yine biri öldürülecek ve ben bunun cezasını kendime keseceğim… Yeşil bir maymun ağzımın içini kurşunla dolduruyor. Yüzünde pis bir sırıtkanlık bitmek bilmez bir hınç. “İhanet bu” diyorum. “Doğanın rengine ihanet”… Beni, sana dokunmaktan alıkoyan bir şeyler var. Bir koku: etrafımı kuşatan, elimi tenine götürdüğüm de daha da ağırlaşan… Kanlı, çürümüş et parçaları gibi… Aynalara bakmıyorum, çünkü sizlerin ötekine attığınız her bir neşter parçası benimde yüzümü parçalıyor. Sizin yaralarınızla dolaşıyorum, açlıktan ölen çocuklarınızla, mermi izlerinizle… İz demişken…Bir gün beni terk edenlerden biri siyah bluzumun üstündeki beyaz lekeleri gösterip, “herkesin içinde böyle dolaşmak canını sıkmıyor mu?” diye sormuştu ona dönüp, “ bir aşkın izlerini üstümde taşımak hoşuma gider” demiştim bana “ha?” dedi. ben de “siktir et” dedim. O da siktir etti zaten ve ertesi gün beni terk etti.


Hey Ajar, hey tırnak çakısı, hey piton yılanı biliyordum istemezdin ama paylaşmak isterim deliliğini senin kadar hızlı kaçabilseydim eğer…
EVETHAKLIYDIMMASUMDEĞİLİDİKBİZ

"KÜLKEÇİSİ"


(...)

Bugünü yaşamayalım “kendim…”
Parçalayalım bütün aynaları.
Sonra,
Evdeki tüm kapıları kilitleyip,
Gizlenelim bir battaniyenin altına.
HAYIR
Kimseden değil korkum,
Yalnızca;
Geçmişin tırnaklarıyla oyulmuş
Yüzümden kaçıyorum!


“KÜLKEÇİSİ”