TIRTIL sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
TIRTIL sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

23.4.09

KİMLİKSİZ 3 İÇERİK

. KAPAK – HIRSIZIN KÜLLÜĞÜ* (KİMLİKSİZ YAZI – RUHSAL)
. İÇKAPAK – TASNİF DIŞI – HIRSIZIN KÜLLÜĞÜ
. GİRİŞ – SİNİRLİ DEĞNEK
. BEYAZ MANTOLU ADAM – OĞUZ ATAY
. ÇİZİM – ÇİÇEK KIZSIZ – ÖZGÜR ASAN
. ÖYKÜ – BU GECE BENİ VUR MARTİN - HIRSIZIN KÜLLÜĞÜ
. ÖYKÜ – OLAĞAN BİR GÜN I- SİNİRLİ DEĞNEK
. ÖYKÜ – OLAĞAN BİR GÜN II - SİNİRLİ DEĞNEK
. BK ÖYKÜ – ZALİM DÜNYA – TIRTIL
. BK ÖYKÜ – ADAGİO – TIRTIL
. ÖYKÜ – EDATLARA BAĞLAÇ BİR ZAMİRDİR BU HAYAT – LEYLİ CİN
. ÖYKÜ - ÖYKÜ DENEMELERİ 1 – TED BUNDY
. ÖYKÜ - KAYA KOKAN DENİZ – KAYRASU
. K M T R P - 1 – HIRSIZIN KÜLLÜĞÜ
. BİR KADINLA ÖPÜŞÜYORUM– SIĞNA
. ÖYKÜ – BUHUR
. BENDEN BENLERE – MONONOKE
. ŞİİR - HAKAN AYDOĞAN
. ŞİİR – HIRSIZIN KÜLLÜĞÜ
. ŞİİR – LORDFROMECHOES
. ŞİİRLER – MEHMET ÖZCEYLAN
. ŞİİR - BAHADIR DÜLGER
. ŞİİR – KİRLİ PİJAMA
. ŞİİR – SİLENCİO
. ŞİİRİMSİ – SİNİRLİ DEĞNEK
. ŞİİR VE FOTO – UMAY UMAY
. YAZI – DİGİTAL BİR ÇAĞIN MEKANİK YOLCULARI - AŞKIN YÜCEL
. YUNANİSTAN VE ANARŞİ – İSYAN GÜNCESİNDEN ALINTILAR
. SONRA YAPILACAK TEK ŞEY VAR – WOLFANG BORCHERT
. İSRAİL’DE DİRENİŞ VAR – OZYMANDİAS
. KİMLİK FARKLILIKLARI VE ZORUNLU “ÖTEKİLİK” HALİ – FIRAT BELEN
. KENDİ GÖKYÜZÜNDE BOĞULANLAR – DENEME – HIRSIZIN KÜLLÜĞÜ
. SİZİ ANLIYORUZ
. ARKA İÇ KAPAK – BACAK ARASI – ÖZGÜR
. ARKA KAPAK – KOLÂJ– ÖZGÜR * (KİMLİKSİZ YAZI – KITTA)

21.11.08

(...)

Hangi Kızılderili demişti ki o lafı; hani şu “beyaz adam derelerde balık kalmayınca paranın yenilemez olduğunu anlayacaktır” lafını. Şef bilmem kim, gömüş geçirmiş doğanın sırlarına erişmiş sakalsız bir Kızılderili. Bir de sakalları olsaydı acaba şöyle kocaman yobaz sakalları ya da felsefecilerin bırakmayı sevdikleri gibi yobazımsı sakallardan, gür ve söz dinletmek için, korkuların karanlık ormanı gibi belki o zaman beyaz adam katletmezdi onları, kim bilir? Neyse işte ben o şefle elektrik direklerinin ışıkları altında. Gece olsa da trafiğin işlek olduğu bir caddenin kaldırım kenarında ona sormak isterdim ya da göstermek için nehri ve içinde yüzen balıkları, ağaçları; bir de havada uçan kuşları cıvıltılarıyla, tümüyle böcekleri ve asalakları insanları hiçbir zaman yalnız bırakmayan. İşte orda göstermek isterdim caddede yüzen dört tekerli balıkları ve büyüklükleriyle yuttukları küçük balıkları içlerinde nasıl taşıdıklarını ya da birbirleriyle


olan bol gürültülü doğanın çarpışmalarını. Dizi dizi ağaçları her daim yıldızları tepelerinde taşıyan o ağaçları ve örümcek ağından yapılmış dallarına tünemeyen kuşların pata patalarını ya da kulak yırtan
böğürtülerinin dinletmek.Yol kenarından geçen insanların hareketlerinden ne tür bir
asalakla hayatlarını birleştirmiş olduklarını, pantolon ceplerinden fışkıran ışıltılarıyla ya da kulaklarına yapışmış beyinlerini emip duyularını körelten asalakları. Bunların ardından balıkçıları da göstermek, sanki onu haksız çıkartmak için kimi yerde “ho-ho” kimisinde “hey-hop” diye ağlara asılanları ya da sükûnetle oltasının başında bekleyenleri göstermek isterdim. Hey gidi yaşlı şef, işte burada değil mi o nehir ve balıkları, ağaçla kuşları, nasıl oldu da umutsuzluğa kapıldın ki? İnsanların açlıktan ölecekken paranın parıltısızlığını görebileceklerini; nasıl zannettin ki? Ya da neden küçümsedin ki onları o ruhunu dolduran rüzgârla, bak şimdi görüyor musun nasıl ruhları dolmuş çöken şu sisle. Bak nasılda şarkılarını söylüyorlar yeni ruhlarıyla. Şef, o değil de sana takma da olsa bir sakal taksalar nasıl olur acaba?
"TIRTIL"

(...)

-o da neyin nesiydi öyle?
-ne neydi?
-orda birisini gördüm gibi, daha çok bir çocuğa
benziyor gibiydi?
-hayal görüyor olmalısın, bu gezegende hayvanlardan
başka yürüyebilen bir şeyler yok, herhalde evini
özledin olsa gerek.
-belki de ama çok gerçekti.

gezegen yüzeyine inmiş olan keşif grubunun ilk
koluydular, gezegenin göreceli olarak tehlikesiz
oluşunun teyit edilmesinden sonra başka keşif
grupları da gezegenin keşfine katılmışlardı. uydularla
yapılan ilk araştırmalar gezegen yüzeyinde yaşayan
herhangi bir uygarlık ya da uygarlık kalıntısı
bulamamışlar, sonunda da kolonileştirilebilir yerlere
insanlı keşif gruplarının çıkartılması başlamıştı.

keşif grupları genellikle dünyadan seçilir ve oraya
yerleşecek insanlardan oluşurdu, başka kolonilere
gidenler artık hayatlarını orada sürdürmek
zorundaydılar, çünkü dünya nüfusu artışını korumakta
ve gereken yicek, enerji ve hammade miktarı her zaman
olduğu gibi kıtlığını korumaktaydı.

dünyaya bağlı olarak atanmış bir gezegen başkanı
tarafından yönetilen koloniciler uydu taraması ve yer
keşfi sonrası eğer bir uygarlık başlangıcı ya da
gezegenin tümüne yayılmış bir uygarlık bulursa iki
türlü hareket ederdi, uygarlığın başlangıcında olan
şanssız gezegenlere tümüyle el koyar ve haliyle ilkel
uygarlıklarda gökten inen tanrılara karşı tapmaya
herzaman hazır olduklarından pek fazla zorluk çıkarmaz
ve koloniciler sistemli olarak gezegene yayılır, yerli
halk tüm içtenliği ve gönüllülüğüyle köleleştirilirdi.
birazcık daha zor olan gezegenin tümüne yayılmış olan
uygarlıklarda ise sorun yine dallanıp ikiye
ayrılıyordu, gezegen kaynaklarının ne
kadar tüketilip tüketilmediğine göre varılırdı bu
sonuca, eğer gezegen kaynakları o gezegenin işgalini
karşılamayacak kadar tüketilmiş ise ticari bir ilişki
kurulup, gezegen dünya devletinin mandasına girer ve
dünya devletinin ihtiyacı olan malları karşılardı,
ayrıca bu malların karşılıkları ödenirdi, tabiki
gezegenin, sahiplerinden alınmamış olmasının
karşılığında verilen bedelle. ikinci ve eğlenceli olan
yolda işgal edilen gezegen, işgal eden dünya devletine
karşı koyabileceği gücü olmaması sonucu tamamıyla
işgal edenlerin piknikteki sinek
öldürme zevkini yaşatarak onurlarıyla öldürülür,
öldürülmeyenler veya teslim olanlar kadere karşı bir
boyun eğiş sergilerlerdi dış madenlerde, ufak bir
ayrıntı olarak kimi zamanlar ilkel uygarlıklar savaş
açma gibi gaflette bulunurlardı ancak dünya devletinin
hayal gücü sayesinde köle kaybı aza indirgenerek
sonuçlardı bu savaşlarda, bu da saldıranlara karşı
kullanılacak silahlarla olurdu, gürültülü silahların,
ışık saçan silahların, gözlere ve kulaklara şenlik,
gelişmemiş uygarlıklar üzerindeki etkileriyle
yapılırdı.

en son keşfedilen gezegen ise tam bir cevherdi,
üzerinde ne ilkel ne de gelişmiş her hangi bir
uygarlık yoktu, ya da en azından sosyal olma özelliği
taşıyan yerel hayvan topluluklarından başka, bu da
haliyle pek bir sorun teşkil etmezdi ve ne kadar
yenilebilir olduklarını kanıtlamaları da
gerekmekteydi, birde yırtıcıların ne kadar zor
avlanabilir olduklarını. gezegenin dünyaya
benzerliğide şaşırtıcı olmasının karşısında keşfin
daha hızlı yol almasına yardımcı olmuş ve neredeyse
dünyadan gelecek olanlar için hazırlanacak ilk
yerleşim yerlerinin kurulmasına başlanacaktı.

-hey yarın bir av partisine ne dersiniz çocuklar?
-bence harika olur, şu keşif işi hızlı ilerlemesine
rağmen sıkıcıymış, biraz eğlenmek çok iyi olur.
-bende varım, dünyadan gelecek olan çocuklarıma
anlatmaya değer birşeylerim olması gerekiyor.

geri kalan diğer beş kişinin o ya da bu sebeple, ya da
safi zevk için katılmasıyla sekiz kişilik bir av
partisi kurulmuş oldu. gerekli olan hazırlıkları
neredeyse tamamlamışlardı ve silah seçimi olarak da av
için uygun olmayan lazer silahlarını kullanmama kararı
aldılar, ancak sadece çok gerekli bir durum olursa
kullanacaklardı , bu işi eski gürültülü ve bol kanlı
olarak yapacaklardı.

yolculuğa sabahın erken saatlerinde başladılar ve
gidebildikleri kadar ormanın derinliklerine girdiler,
dört ya da kendileri olmadıkça iki ayaklı ne
görürlerse vuracaklardı eğer kürke benzer bir şeyleri
varsa ve becerebilirlerse alabildiklerini alacaklardı.

-şşşşt! sessiz olun, diye fısıldayabildiğ i kadar
fısıldadı.
-yanıt da bir fısıltı şeklinde geldi, ne gördün? işe
yarar mı?
-yo işe yaramaz bir şey ama keşif sırasında bizi hep
rahatsız eden ve malzemelerimizi çalan o maymunlardan
gördüm ve bela nasıl olurmuş bir iki
tanesine göstereyim.
-evet iyi fikir, oldukça can sıkıcıydılar ve
yakalanamama gibi yetenekleri son derece can
sıkıcıydı, nerede gördün?
-şu ilerideki sarmaşıklı ağacın yanındaki uzun ağacın
üzerinde.

orada ağacın üzerine tünemiş olan maymun yüksekçe bir
dalın üstüne oturmuş elindeki yaprak gibi birşeyi
kemiriyor, her kemirişinden sonrada bir sağa bir sola
sallanıyordu, ilgisiz, dikkatsiz, sallanıyor.
adamlardan biri silahını hedefine doğrulttu ve
yaratığın kafasına değru nişan aldı eğer anı olarak
alınabilecek bir kürkü varsa zarar gelmemesi için,
tetiğe basılmasıyla maymunun yere düşmeye başlaması
neredeyse eş zamanlı denilebilirdi, adam iyi
nişancıymış, maymun yere düşerken kafasının yarısı
yoktu ve akan kırmızı kanı onlara tam bir av partisi
tadı vereceğini gösteriyordu.

maymunu incelemeye geldiklerinde düştüğü yükseklik
sonucu ve kafasının üstüne doğru düşmesi bedenini
şekilsiz hale getirmişti, ve alabildiğine
iğrenç görünüyordu, kirli iğrenç bir et yığınına
benziyen bir görüntü, görünüşe bakılırsa bir kürkü
yoktu ancak kürk yerine geçecek kadar kir
birikmişti üstüne, bunun avcılara verdiği tatmin yok
denecek azdı, oysa elle tutulur bir şeyler umuyorlardı
ve pek de sportmence olmamıştı.

avcıların maymunun düştüğü yüksekliğe bakan merak dolu
gözleri, aşağıya bakan daha çok meraklı ve korkmuş
gözlerle karşılaştı, işte bu sportmence
olabilirdi, avcılardan birisinin hayavaya açtığı
rastgele bir ateş sonucu maymun sürüsü bağırışmaya ve
kaçmaya başladılar bu da avcıların harekete
geçmesine sebep oldu ve kovalamaca başlamış ve gerçek
bir av zevkine ulaşma şansı ortaya çıkmıştı. maymunlar
ağaçtan ağaca atlayarak ya da ağaçlar arasındaki
sarmaşıklar yardımıyla gayet çevik bir şekilde
kaçabildikleri kadar hızlı kaçıyor ancak bu avcıların
onları vurabilecekleri kadar çok vurabilmelerine engel
olmuyordu, birer birer avlanan sürüden arta kalan,
sayabildikleri kadarıyla beş kadar maymundu, ve
avcılarda yavaş yavaş avın sonuna geldiklerini
düşünmeye başlamışlardı en azından son bir tane daha
vurma zevkine erene kadar, maymunlar yorulmuş,
yaşalamışlardı keza avcılarda öyle ancak tüfeği
kaldırmaya ve o son atış için mecalleri hayli hayli
kalmıştı, avcılardan bir tanesi tüfeğini doğrulttu,
ayakları yere sabitlenmiş, nişan almış, nefesini
ayarlamış ve tetiği hissetmeye başlamıştı, uygun an
geldiğinde o kısacık sürede maymunlardan birsi
herhalde kaçabilme şanslarının ne kadar kaldığını
görme umuduyla arkasına baktığı zaman o uzun
çubuklardan birisinin hemen arkasından gelmekte
olana yöneltilmiş olduğunu görmüş, tetiğin
çekilmesinden az bir süre önce durduğu daldan arkadaki
olanın dalına atlamış ancak kurtulmaya yetecek kadar
önce atlamamış olması sonucu ikiside vurulmuşlardı.

-hey, bu maymunlar herhalde senin mermilerini çok
seviyor olmalılar! kaç tane oldu benim skorumu geçtin
değili mi?
-sanırım öyle oldu, bu son ikisiyle benden yedi tane
çıkıyor?
-kahretsin, gerçekten bu maymunlar senin mermilerinin
üstüne atlıyorlar ve sende, ben vurdum diyorsun!

kahkalarla verilen cevaplar av partisinin sonun
geldiğini belirtmiş ve artık kampa doğru geri dönüş
yolculuğu başlamış, kovalamaca sonucu epey
uzaklaşmışlardı ve bu uzaklık başlarda avın seyri
üzerine yapılan sohbetlerden ve keşif anılarının ters
yüz edilmesinden, dünyadan gelecek olan ailelerine
doğru kaymıştı ve hüzünlü hayallerle, tekrar
karşılaşmayı beklemenin heyecanı ve sonrasında sahip
olacakları hasret gidermenin mutluluğunun düşünceleri,
kamp yolunun uzun mesafesinin katedilmesine harcanan
saatlerin sadece birkaç göz kırpmasına indirgemişti.

aradan geçen bir kaç yılda tüm ilk yerleşkeler
hazırlanmış ve dünyadan gelen koloni gemileri
inmişler, keşif grubundakiler ailelerini karşılamak
için meydanlarda toplanmışlar, ilk yerleşecek olan
otuz bölgede de aynı heyecanlı bekleyiş ve
karşılaşmanın verdiği aynı coşku, sıcak sarılmalar ve
sevgi dolu öpüşler, yaşaran gözler ve haykırışlar. o
günün çoşkusuna her yeni kurulan kolonide yapıldığı
üzere ilk kolonileşmede yapılmış olan o eski dünya

devleti başkanın meşhur konuşması yayınlanmaktaydı ,
bunu neredeyse herkes ezbere biliyordu ve
konuşmadaki coşkuyu herzaman hissediyorlardı
özellikler konuşmanın sonundaki 'herşey çocuklarımız
için' cümlesinden sonra.

o gece diğer tüm tekrar birleşmiş ailelerde olduğu
gibi, av partisine katılmış olanlardan birsi de
karısıyla pek çok defalar sikişmiş ve uykuya
dalmıştı, ancak uzun süre özlenmiş birisle sikiş
sonrası uykunun vereceği huzur yerine bir kabus
görmüştü ve gün şafakla aydınlığa kavuşmadan önce
ter içinde, tedirginlikle uyanmıştı, bu tedirginlik
kadının da uyanmasına sebep olmuştu.

-ne oldu tatlım?
-sadece bir kabus o kadar.
-kabus mu? benimle, uzun süre sonra bir geceden sonra
bir kabus mu?
-ah, sevgilim sensiz o kadar uzun süre kaldım ki,
seninle öyle bir geceden sonra bunun bir rüya olduğunu
zannetim ve sensiz kalmanın kabusuydu bu gördüğüm.

adamın iki yüzlü dudakları kadının tekrar canlanmış
dudaklarıyla buluştu, tedirginlikle uyanan adamın
gerginliği onu daha bir sertleştirmiş ve şafağı
karşılarlarken daha satirik bir sikişle orgazma
ulaştılar ve sabahın ilk ışıklarıyla adam artık
yorgunluğun kütüksü uykusuna teslim oldu.

adam elbette yalan söylemişti, gördüğü kabus da
değildi tümüyle gerçekti sadece, o, bilinç altından
tekrar yüzeye çıkan bastırılmışlıktı, karısına
ve hiç kimseye söylemediği, ama yerel türler üzerine
araştırma yapan bilim adamlarıyla kaçamak konuşmalar
dışında bahsettiği ki bu bahsettikleri de
çarpıtılmışlardı çünkü gördüğü şey şuydu;

av partisinden bir hafta sonra, dinlenme gününde
ormana doğru bir yürüş yapmaya çıkmıştı, tek başına
gitmesine izin verilmişti çünkü oralarda
kara yırtıcılarıyla karşılaşmamışlardı ve
tahminlerince kara yırtıcaları ormanları tercih
etmiyorlardı, daha çok açık alanlarda yaşıyorlardı,
böylece tedbiri elden bırakmaması sonucu belirli bir
mesafeye kadar gezinebileceğ i iznini almıştı ancak
izin, kurulan hayallerle unutlmuş, gidilen yollar
uzamıştı, vardığı yer ise avın sona erdiği yerdi,
fakat kendisi farkında değildi, bir kaç gün öncesi
yağmur yağmıştı ve ormanın ve toprağın kokusunun

çekiciliğiyle mest olmuş bir halde giderken dikkatini
ayağa benzer bir şey çekti, kendisi ağacın arkasına
doğru kalıyordu ve ağacın önüe doğru geçmeye başladı,
gördüğü şey gerçekten bir ayaktı, ufak bir ayak ve
hemen arkasından onun eşi olan diğer ayak, ağacın
diğer tarafına geçtiğinde gördüğü manzara ise yere
oturmuş iki çocuktu, birisi sırtını ağaca vermiş
bacaklarını yere uzatmış şekilde başı sağa doğru
düşmüş, diğeri ise sırtı ağaca yaslı olanın sol omzuna
yüzünün sağıyla yaslanmış dizleri üstünde sağ kolu sol
kolu altına sıkıştırmış şekildeydi,
uyur biçimde görünüyorlardı, çocuklar çıplaktı ve
biraz soluk görünüyorlardı, adamın kendisinin
dikkatini sonradan çekmiş olan bir siyah nokta
vardı ağaca yaslanmış olanın sol göğsünün hemen
altında, pek büyük görünmüyordu, adamın kendisi kafası
diğerinin omzuna yaslı olan çocuğun omzuna
dokunmak için temkinli temkinli kolunu uzattı, hafifçe
çocuğun omzuna dokundu ve buz gibi soğuktu, adamın
kolundan bütün bedenine doğru bir karıncalanma
yayıldı, her yanını kapladı, sarsılırcasına titredi ve
telaşa kapıldı ve koşmaya başladı, aslında kaçmaya
başladı, çünkü çocuğun omzuna dokunduğunda diğer
çocukta da bir siyah nokta olduğunu gördü ve aklına
avın sonu geldi, ve koşabildiği kadar koştu
bilinçsizce, koştukça kafasından silindiler, sanki o
gün pek fazla gezintiye çıkmamış gibi oldu, toprağın
ve ormanın kokusuna kaptırdı tekrar kendisini.

aradan geçen uzun bir süreden sonra, yerel türler
üzerine araştırma yapan bilimadamları yla yaptığı pek
sık olmayan konuşmalarda, bu gezegende yaşayan
maymunumsu canlılar hakkında sorular sordu, bilim
adamları öyle canlılarla karşılaşmamışlardı , bu adamı
biraz olsun hafifletmişti, zaten onlar çocuk olamazdı
diyordu kimi gecelerde kendi kendisine, nasıl
olabilirlerdi ki, maymunların hepsi neredeyse aynı
boyutlardaydı lar ve ebeveyn diye bir şeyi
olmadan iki bacaklılar pek yaşayamazdı ve sürüngen de
değillerdi, en son gece şöyle dedi; her halde bir
hayaldi, evet evet kesinlikle öyleydi, öyleydi...

"TIRTIL"

BÖYLE İŞ Mİ OLUR?



Sonu yok. Nereye kadar kaçabilirsin ki? Hep kaçmıştım, yakalayamayacaklarını düşünerek ve hepte onları aptal yerine koyarak kaçmıştım. Yine de yakalandım, neyi nasılı kalmadı artık. Bu işler böyle galiba, yakalanana kadar kaçarsın ve yakalandıktan sonra bir seçim yapmak zorunda kalırsın; ya onlarla çalışırsın ya da her şeyin siktir edildiği bir hapishanede çürürsün. Ben de kendi seçimimi yaptım. Kendimce, önceden yaşadığım yaşama benzer bir şekilde onlar için çalışıyorum. Yaşadığım yaşama benzermiş, topunun…
Araştırma görevlerine yeni bir tane. M sınıfı bir gezegen; birkaç kıtalı okyanuslu, göllü, bulutlu yeşil kahverengi mavi beyaz ya da işte yörüngeden neler görülebilirse sadece onlar. Yeni bir yaşam türü dahi bulunabilirmiş hatta şu koca imparatorluğa katılabilecek yeni bir sömürge dahi olabilirlermiş, peh! Şu gezegenin yörüngesine yerleştirdikleri uydulara bakın hele hepside hurda yığını, ne kadar zamandır kullanılmadıkları belli değil, gezegene çakılmamaları mucize galiba.
Prosedür, prosedür… yörünge analizi tamam… kendi etrafında dönme hızı… manyetik alanı… atmosfer, biyosfer analizleri tamam… toprak ve su analizleri için sondalar gönderildi… olası gelişmiş, gelişme aşamasında ya da daha yeni yeni çıkmaya başlayan bir uygarlık izi için yörüngeye yerleştirilecek uydular hazır… önceki yaşadığım hayata benzer bir yaşam tarzında bir işmiş, imparatorluğa hizmet içinmiş yoksa çürümeyi mi tercih edermişim, bu şekilde de yaşayabilirmişim, çok yetenekliymişim de falan da felan. Ulan sen gel koskoca bir yıldız gezginin düştüğü hale bak. Kayıtlı olmayan malların ve belirlenmiş yerlerin dışında satılması yasak olan eşyaların ticaretini yaparak imparatorluğun ekonomik düzenini sarsıyormuşum, bilgi akışında yol açtığım dengesizlik yüzünden öngördükleri gezegenlerin daha hızlı gelişmelerine yol açıyormuşum da; bu da sistemler arası dengesizliğe ve savaşa yol açabilirmiş de. Salak! İmparatorluk aptallarına yakalandın ya! Seni koca salak!
Gezegenine tüküreyim, şuraya bir bilgi toplama uydusu daha bırakayım da şu sistemde biraz kendi başıma gezineyim. Bakalım burada bir sürpriz var mı benim için.
Gemiyi yörüngesinden çıkardı, sırasıyla sistemin güneşine yakın olan gezegenlere bakına bakına bakına gezinmeyi düşünüyordu. Araştırması gereken gezegenden güneşe bir yakın olan gezenden umut yoktu, kalın bulutlar ve asit fırtınaları, hiçte eğlenceli değil ve sürpriz vadeden bir yer değil. Diğer gezegense güneşe yakın olan ilk gezegendi. Evet, ateşliydi kavrulup kalmıştı güneşin yakınında. Aslında ilk gezegenler onu hep düşündürmüştü, hayat kaynağına bu kadar yakın olmak bir şans mıydı yoksa sadece bir lanet gibi bir şey mi? Kendi kendine eğlenircesine bir de bunu galakside yaşayan canlılar üstüne uyarlasak nasıl bir sonuç çıkardı acaba diye aklından geçirdi ancak bir sonuç çıkarmadı. Şans ve lanet ona göre; sanırım ile başlayan ve ikisi de aynı diye sonuçlanan bir cümle.
Görevinden güneşe doğru olan gezegenler bitmişti şimdi en uzağından görevi olan gezegene doğru gezintiye devam. Bir asrteoid kuşağı. Sistemlerin talaşları, imalatlarından sonra onlara zarar vermek için bekleseler dahi. Orda bir gaz devi, bir tane daha bir tane daha bir de sonuncusu. Gaz devleri kendilerinin asla sahip olamadıkları şeyleri uydularına vermişler sanki. Hepsi kocaman ve hepsi de sadece gaz dolu. Kendi kendilerini şişirmişler gibi. Belki üzerlerinde bir çeşit yaşam ya da bilinç gelişebilir ancak, bunun uydularında olması daha da muhtemel değil mi? Bunu bir de gaz devlerine söyleyebilsem nasıl olurdu diye düşündü. Güneş olabilirim diye şişin şişin sonra da bir bok olama ardından uydularından medet um bir yaşam kırıntısı belirsin diye. Koca götlü gezegenler işte.
Ah işte şimdi bir tane kayalık gezegen sonunda, pek de ufacıkmış. Sanırım ondan böyle kızarmış bozarmış. Şu gaz devlerinin birisinin yörüngesine daha çok yaraşırmış her halde, o zaman bu kadar kızarmazdı. Şunun aylarına da bir bakalım. Hımm… Oooo… Tuhaf, hatta biraz hayret vericiymiş. İçleri boş ha? Yapay aylar mı? Yok değiller sanrım içleri boşaltılmış. Aylar da pek bu gezene ait olabilirmiş gibi gelmiyor. Şu gaz devlerinin aylarından koparılıp yörüngeye yerleştirilmiş sanrım ve sonra da minareler toplanmış büyük ihtimalle. Gelişmiş bir uygarlık varmış gibi görünüyor. Bunu ilgi çekiciymiş şundan bir rapor çıkarıyım belki bu boktan işten biraz kaçabileceğim bir tatil ödülü gibi bir şey kopartabilirim.
Neyse, şu gezegene yeniden bir bakayım. Gezegen parazitleri ne bilgiler yollamışlar. Analizler, rakamlar yüzdeler, geç bunları geç, bunlar beni ilgilendirmiyor. Öyleymiş öyleşmiş, aç gözlü imparatorluk seni, sadece yeni kaynaklar arıyorsun kendine değil mi? Yeni bir ırk ya da başka bir şey umurunda değil, değil mi? Sonunda işte ilgilendiğim yere geldik.
Zeki canlılar varmış demek ki, ya da şu hallerine bakarsak zeki olabilecek bir yaratık türü. Dört bacaklı kıllı kuyruklu bir yaşam türü. Sanki koca evrende sizler gibi başka gibi yok. Başka bir şekilde evirilseymişsiniz olmazdı, değil mi? Neyse gidip şunlara yakından bir bakayım eğlenebileceğim bir şeyleri vardır belki de



Aslında niyeti tamamıyla onlarla kontak kurmay ya da en azından görece yakın bir mesafeden onları gözlemlemekti ancak yiyeceklerini topladıkları ve kendilerinin bir nevi bitki ya da artık her ne zannediyorlarsa onlar dikkatini çekmişti. Bu yüzden onlara olan ilgisi tümüyle o dört bacaklı mahlukların yiyeceklerini topladıkları şeylere çekildi. Hiç kuşkusu yoktu bunlar birer makineydi. Kendi kendilerini idare edebilen makineler ve çıkarmaları gereken ürünü sonsuza kadar çıkaracak olan kendi kendilerini bir yere kadar yenileyebilen makineler.
Gemisine döndü ve daha derin bir incelemeye koyuldu. Makinelerin enerji aldıkları yerin kaynağını buldu, kaynaktan diğer yerlere çıkan noktaları belirledi, enerji beslemelerinin bir bölümü yiyecek sağlayan makineler giderken diğer besleme yolları da gezegenin içine doğru devam ediyordu. Birkaç tane daha ince ayrıntı ve baş ağrısından sonra vardıkları yeri buldu. Bir bilgi deposu ya da öyle bir şey. Yiyecek makinelerine bir ajan yolladı ve enerji yolları aracılığıyla orasıyla bağlantı kurdu. Bakalım evrensel çevirici dili çevirebilecek mi? Diye düşünürken bu işi makinelere bırakmak gerek sanırım diyerekten sanki gemisinin bilgisayarı şevke gelip de dili daha çabuk çevirebilecekmiş gibi hadi kızım bunu sana bırakıyorum bak o da senden birsi siz anlaşırsın hadi bakayım diyerek koltuğuna iyice yerleşti. Kendisini hayrete düşürecek kadar çabuk çözmüştü dili ve veri bankasıyla arasında tam erişimli bir bağlantı vardı. E artık bundan sonrası da benim diye düşünerek işe koyuldu. Gezegenle ilgili aradığı ne varsa hepsi vardı. Aramayı aklına getirmeyeceği şeyler bile vardı. Gezegenin önceki sakinleri gezegenlerini yaşanamaz hale getirdikten sonra bilinçlerini yarattıkları yapay bir yaşama transfer etmişlerdi. İyi. Diye düşündü, öyle de yaşıyorlar işte böyle de. Yüzeydeki yiyecek makineleri de yüzeyde kalmış canlıların gezegen yaşanamaz hale geldikten sonra belki yaşayabilirler maksadıyla yerleştirdikler bir iyi niyet gösterisi gibi bir şeymiş. En azından işe yaramış diye düşündü.
Gezegen bu hale gelmeden önce nasılmış acaba diye kendi kendine sorarken bunu da çoktan kendisine sormaya başladığında o bilgileri de alıyordu. Evet bunlar işte bir gezegende olması gereken yaşam döngüsüne ait gibi görünüyor diye düşünürken daha da derinlerden eski yıldız gezginini sarsacak kadar tuhaf bir bilgiye rastladı.
Konunun başlığı; yüzeyde yaşayabilme olasılığı olan canlılar için yapılan makineler nereden esinlenildi idi. Yazılanlara göre gezegendeki ilk ya da onların bunu keşfetmeden önce normal evrimin ortaya çıkardığını zannettikleri doğal döngüdeki bitkisel canlıların meyve verme mekaniğinin aslında “başkalarının” tarafından yapıldığıydı. Yazıda ilk başlarda evlerinde yalnız başlarına bırakılan evcil hayvanların beslenebilmesi için hazırlanmışlardı bu besin sağlama makineleri. Yapıldıkları kendi çaplarında bir besin oluşturma döngüsü vardı. Meyve verme olgunlaşma çürüme ve yeniden işleme girip döngüye yeniden başlama. Yazıda bu evrimle oluşmuşa benzer bitkilerin ya da yazıdaki verilen adıyla “önceden hazırlanmış yiyecek üretme makineleri”ni kimlerin yapmış olabileceği üzerine bir fikir yürütmeydi. Eğer diye başlıyordu, kendilerinden yola çıkıyorlar diye düşündü eski gezgin, biz hayvanlarımız için böyle bir şey düşündüysek ve bundan yola çıkarak bir şey yapmışsak onlar bir örnek olamadan bunu yaptıkları için bizden daha zeki olmaları gerekir daha da önemlisi biz onlar için birer hayvandık ya da evcil hayvanlarıydık, diğer yandan neye benzediklerini kim bilebilir ki? Diye sona eriyordu.
Kendileri yapay bir dünyaya aktarmış bir gezegen dolusu canlı. Sonra içine ettikleri bir gezegen. İyi kalplilikleriyle içine ettikleri o gezegenden yüzeyde yaşayabilecek hayvanlar için yaptıkları makineler. Bir de bitkilerini de onlar için, onları evcil hayvan olarak gören başka varlıkların yapıp her nereyeyse gittikleri, ha? Ben kafayı mı yiyorum nedir?
İlginç bir bilgi, bunu kendime saklayayım imparatorluk da avucunu yalasın, bakalım ne işime yarayacak.
"TIRTIL"